15 Şubat 2018 Perşembe

'BİR KADININ GÖZYAŞIYLA KAPLI GÜNLÜĞÜ-I'

Gözlerimi gökyüzünde hareket eden bembeyaz pamuk gibi bulutlara diktim sonra o görüntüyü beynime kaydettim ve gözlerimi kapatıp, bir nefes aldım. Ne kadar da yorgundum, bütün hücrelerim ağrıdan titriyordu. Çokta üzgündüm, hem de nasıl. Gözyaşlarım sel olup akıyordu gözlerimden, çenemden, boynumdan... Kafamda tepinip duran bir şeyler vardı. Neydi onlar? Bunu bile bilemiyordum. Ben zaten hiç bir şey bilmiyordum, kimseydim ben. Hiç kimse. Sahi birileri beni düşünüp 'Onsuz asla yapamam diyor muydu ki?' Çünkü ben diyordum biri için. Tek bir kişi için.
Deniz ayaklarımın altında gidip gelirken kıyıya çarpan dalgalardan etrafa saçılan damlalar çıplak bacaklarıma geliyordu. Ah ne çok yürümüştüm, ne çok çabalamıştım. Yürüdükçe de geçer sanmıştım, geçmedi... Üst üste bindi, kalbime verdi ağırlığını ve göz yaşlarıyla hafiflemeyi umdu bedenim. Sarılsam belki, belki de geçerdi. Evet, evet kesinlikle geçerdi. Ama tek bir kişiye sarılsam geçerdi. Şöyle sımsıkı kaburgalarım acıyana kadar, tatlı bir acı olurdu. Ne hoş! 
Yine ağlar mıydım acaba? Hep ağlardım ki ben zaten. Konuşmazdım, ağlardım; içime atar, ağlardım; mutluluktan?  Hayır mutluluktan ağlamazdım. Yoksa ağlar mıydım? Ah bu kararsızlığım. 
Tek net kararım sendin. Sanırım değil kesin sendin! Konu sen olunca nasıl da kesin cümleler kuruyorum kendime inanamıyorum. Benlik şeyler değil bunlar. Ağlamak, kesin cümleler kurmak, deli gibi sevmek, hiç durmadan sevmeyi istemek...

25 Ocak 2018 Perşembe

''ÖLÜME KUCAK AÇMAK''

Son günlerde nereye gitsem bilemiyorum. En şiddetlisinden bir deprem geldi vurdu hayatımı. Her şeyi yerle bir etti ve şiddetli sarsıntılar peşi sıra geldi. Aralarında ne nefes alabildim ne de dinlenebildim. Yine kendime kızdım, yüklendim. Başım patlayacakmış gibi oldu, 3-4 gün boyunca hem göz yaşı aktı gözümden hem de burnumdan kan. Anlayacağınız bu yıkık dökük şehirde gözyaşlarım kana karıştı. Bir kaç gün öleceğim, kesin öleceğim diye ağlaya ağlaya dolandım. Saçlarıma dokunmak bile gelmedi içimden çünkü her seferinde avuç içlerim saçla doluyordu. Duşun altında dakikalarca dikildim, vücudumla birlikte zihnimde arınsın diye. Bedenim yaşadığım bu üzücü, kötü olayları daha fazla kaldırmayacaktı çünkü. Ertelemeye karar verdim her şeyi. Her şeyi çok önceden değil zamanı gelince düşünmeliydim, zamanı gelmeden de kendime gelmeliydim. Mağazalarda hiç bir şey denemeden, almadan boş boş dolandım. 2 kitap bitirdim, kendimi yeni bir kitap ve birayla ödüllendirdim. Vapurun ucunda denize karşı bir sigara yaktım, martılar kadar özgür olmayı diledim, fotoğraflar çektim. Ufak bir sahil yürüyüşü sonrası kendime bir kahve ısmarladım, sanki ölecekmişim gibi her yeri karış karış adımladım. Rüzgar yüzüme vurdukça canımı acıtsa da rüzgara karşı oturdum. Bütün bunlara rağmen acım hep içeride bir yerlerde saklandı ve bunlar bittiğinde tekrar ortaya çıktı. Kendimi ya birinin kollarına atıp saatlerce yardım et diye ağlayacaktım ya da hayranlıkla izlediğim denize kendimi bırakacaktım. İkisi de olmadı fakat ikincisi zaman zaman çok ağır basıyor. Ölümü her şeyin son bulması değil de huzura kavuşmak gibi görüyorum artık. Dayanamayacak seviyeye gelirsem başvuracağım bir şeymiş gibi.

Her gün düşünüyorum, her saat, her dakika ve tekrar tekrar burnum kanıyor. Sanırım bedenim de bunu istiyor, huzura kavuşmayı. Öylece çekip gidecek değilim elbet. Bir gün buna karar verirsem o günü son günüm gibi yaşayacağım ve kesinlikle okuldaki öğretim üyelerine ne denli psikolojik baskı yaptıklarını öğretmeden gitmeyeceğim. Mesela ağzına kadar doldurduğum sınav kağıdımın sonucu ''0'' geldi. Orada ''0'' gördüğüm an ellerim titremeye başladı. Kağıdı boş versem hakkı fakat bir çaba var o kağıtta ve doğruluğundan emin olduğum en az 2 soru. 5 bile vermemiş. ''0''. Hiçlik, boşluk. Kendimi aptal gibi hissetmeme sebep olan not, öğretmen.

''13 Reasons Why '' dizisini izlediyseniz bilirsiniz. İntihara kalkışmadan 13 kişi/sebep sıralıyor başroldeki kız. 13 değil belki 15-20 sebep sıralayabilirim çok zor değil. Belki benden sonra bir şeyler değişir diye.
Neyse şimdilerde dayanmaya çalışıyorum her seferinde gücüm kalmasa da sürünerek devam ediyorum yola. Arada bir tutunacak dal, ağlayacak omuz aramıyor değilim. Bu çokta zor olmasa gerek.
Olur da ayağa kalkarsam dönüp okuyacağım bir yazı olsun istedim. Belki sizde bazen böyle düşüyorsunuz, ölümle burun buruna geliyorsunuz. Benim karar vereceğim bir şey olmasa da bir kaç deprem sonrasında ayakta kalacak tek bir şey olmayacak içimde. Kendime hayata tutunmak için sebepler de arıyorum, buluyorum sonra elimden kayıp gidiyor.
Tek dileğim gökyüzüne uzanan taş gibi binalar inşa etmek. En güçlü deprem gelse bile yıkılmayacak bir şehir yaratmak...




13 Ocak 2018 Cumartesi

''GÜNÜMÜZ SİNDİRELLASI/KÜL KEDİSİ''

...Sindirella saat gece 12'ye yaklaşırken balo salonunu henüz terketmemişti. Bu içecekler ve yiyecekler harikaydı. Sindirella bir ondan bir bundan alıp, müziğin akışına bırakmıştı kendini. 'Haydi eller havayaa!' cümlesiyle davetliler coşmaya başlamıştı. Gece 12den sonra başlayacaktı asıl parti. Ona iyilik yapan bu peri ne diye 12 demişti ki ona? Numarasını alsaydı arayıp biraz daha izin alabilirdi belki. 'Amaaaan olsun 12ye kadar tadını çıkartmak lazım' dedikten sonra instagrama 28394638. story'sini attı. Swarmdan yakışıklı prensi eklemeyi de unutmadı.
Salondaki görkemli saat 12yi vurduğunda büyük bir gürültüyle titredi, kül kedisi olma vakti gelmişti. Sindirella çıkışa doğru koştu, en sevdiği şarkı çalmaya başlamıştı ve bu topuklular  deli gibi ayağını acıtıyordu. Lanet ede ede merdivenlerden inerken prensin onun arkasından telaşla koştuğunu gördü. Prens ''Gece daha yeni başlıyor nereye gidiyorsun, seninle takipleşmek isterim!'' diye seslendi. Sindirella prens'e ''Uff sanane be salak'' diyerek koşmaya devam etti, tam o sırada ayakkabılarından biri merdivenlerde düştü. Diğer ayakkabısını da çıkartıp eline alarak arabaya kendini attı. Gece 12 olduğu için araba bir anda balkabağına dönüştü, sindirella da kalçasının üstüne düştü. 'Hay yapacağın arabayı...' diye söylendikten sonra yerden kalkıp koşmaya devam etti. Eve varır varmaz Wi-Fi açtı ve odasına çekildi. Arkadaşları ve üvey kardeşleri hikaye atmaya devam ediyordu. Lanet olsun diyerek telefonu fırlatmak istedi ama maalesef yeni telefon alamazdı. Ekonominin hali beterdi, telefonun yarısı vergiydi zaten. Telefonu sinirle kenara koydu ve camdan gökyüzünü izlemeye koyuldu. Neden prensten kaçmıştı ki? Onu güzel elbiseler içinde beğenen adam normal kıyafetlerle de sevemez miydi? ''Erkek değiller mi hepsi aynı, allah onların belasını versin!'' Bunu twitter'a yazmalıydı, belki prens gördükten sonra 'Kız haklı allah belamızı versin, birini sevdim mi her haliyle sevmeliyim!'' derdi. Spotify'dan 'Burak King - Yanıyoruz' açarak bir sigara yaktı Kül Kedisi. Dolunay vardı bu gece, şarkı tam uyuyordu bu yaralı kadına. 'Oluru yoksa da boş yere yormayalım!' bir nefes daha aldı sigarasından. Ayakkabısı da kaybolmuştu zaten. Kim bilir kaç paraydı o ayakkabı? 'Peri geri gelip ayakkabıyı sormasa bari' diye geçirdi içinden. Zaten elbisesi de mini değildi. Prens hakkında seksi şeyler düşünmeyecekti, of! Aynada yüzüne baktı highlighter'ı da az sürmüştü. O an telefonuna gelen mesaj sesiyle irkildi. Hemen telefonunu aldı eline, mesaj gerizekalı sınıf arkadaşlarından birindendi.
''Tatlım ne diye partiden koşarak çıktın?'' Kül Kedisi bu mesajla daha da sinirlenmişti. Çünkü eşşeğin şeyinden dolayı diye mırıldanırken bir yandan da ''Bebeğim biliyorsun bizimkiler gece dışarıda olmamı istemiyor, bu müthiş güzelliğim başa bela anlarsın ya.'' yazdı.
''Anlıyorum tatlım. Neyse biz kopuyoruz şu an görüşürüüzzz'' Kül Kedisi bu mesajdan sonra iyice gerilmişti. Yatağının altına sakladığı Efes kasasını çıkartıp çakmağın arkasıyla bir bira açtı kendine. ''Kafayı bulucam ve o lanet prens'e yazıcam'' Ne var ki 10 dakika sonra sızıp kalmıştı.
Güneş gökyüzünü aydınlatmaya yeni yeni başlamışken, üvey annesinin iğrenç sesiyle uyandı.
Üvey annesi o cırtlak sesiyle aşağıdan ''Kül Kedisi kızzzz kime diyorum kalk kahvaltıyı hazırlaa!'' diye bağırıyordu.
Kül Kedisi: ''Offf tamam be kadın geliyoruz!'' diye seslendi ve yavaşça yatakta doğruldu. Dün gece aklına gelmişti. Hemen telefonuna uzandı ve Instagram'a girip hikayelere bakmaya başladı. O kadar çok mesaj gelmişti ki neredeyse Prens'in mesajını gözden kaçırıyordu. Ufak bir sevinç çığlığı attıktan sonra ''Selam yavru, dün gece harikaydın tanışalım mı?'' tarzındaki mesajları bir kenara bırakıp, mesajı açtı.
Prens ''Mrb güzel bayan, ayakkabınızı düşürmüşsünüz isterseniz benim saraya gelip alabilirsiniz. Saray boş bütün muhafızları dışarı yolladım, büyük ekranda film de izleriz.'' yazmıştı. Kül Kedisi normalde çirkin, fakir bir erkek bunu yazsa blocklardı ama bu yakışıklı, zengin bir prensti. Yine de ağırdan almak lazımdı o yüzden Kül Kedisi ''Mrb yaa bilemiyorum şu an pek müsait değilim. Üvey annem temizlik yaptırtıyor :((( '' yazdı. Prens mesajını anında görmüştü ve ''Ben seni beklerim, işin bitince gelirsin ;) '' yazdı. Kül Kedisi bildirimden mesaja bakmıştı, hemen atlamamalıydı. O sırada kendi profilindeki fotoğrafları tek tek inceledi. Hepsi çok güzeldi, prens onun insta profilini beğenmiş olmalıydı. Cevap vermeden önce prens'in profilini de stalkladı Kül Kedisi. Dün geceye ait bir sürü fotoğraf atmıştı Prens. Hepsine büyük bir üzüntüyle baktıktan sonra Prens'e ''Ok'' yazdı. Prens, Kül Kedisinin sırf profiline bakıp kıskandığı için ona ''Ok'' yazdığını asla bilemeyecekti. Sadece ''Yanlış bir şey yazmadım umarım, bekliyorum güzellik.'' yazdı. Kül Kedisi 'görüldü' yaptıktan sonra, Prens'i likelayıp, yorum atan bütün kızları stalkladı. İçinden de saydırmayı unutmadı.

9 Ocak 2018 Salı

''KAPI GİBİ DİPLOMAM VAR!''

Neden ben bu bölümü okumak zorundayım, neden para kazanmak için deli gibi çabalamalıyım? diye düşünüp duruyorum. Düşünmenin yanında bunların mecbur kıldığı sorumlulukları yerine getirmek için ordan oraya koşturuyorum. Sonuç ne mi? 4 tane dersten kalıyorum. Kendi suçum belki çok çalışmadım, hatta evet çalışmadım çünkü içimden gelmedi. Bunun sonucu da canımı fazlasıyla yakıyor. 'Ben aptal mıyım 4 ders bıraktım?' diye kendime yükleniyorum çünkü bizim ülkemizde zeki, akıllı insan notlarından anlaşılıyor. Ortalamam düşükse istediğim kadar becerikli olayım bi halta yaramıyorum. Ne kadar dürüst, çalışkan, sözünde duran, dakik biri olduğum önemsiz. Ortalamam iyi o zaman başarılıyım, kötüyse aptalın tekiyim! Not ortalaması yüksek olan kişilere soruyorlar mı 'Bir şey anlıyor musunuz?' diye. Hayır. Ezber yapıp geçiyorlar. Ben bir şeyler öğrenmek için çabalıyorum. Öyle kalıplaşmış şeyler de değil öğrenmek istedim. Benim istediğim her şeyin özünü öğrenmek, gerçekten ekonomiden anlamak. Tabi notlarım yerlerde olunca dersleri de bölümü de sevemiyorum. Bakkala giderken yolda yardım ettiğim teyzeden tutun, asansörde karşılaştığım komşuya kadar herkes derslerimi  soruyor. Direk 'Tıp okumuyorum' demeliyim bence. Bizim bölümler tırt, bir de ortalamamı duysalar bağırarak kaçacaklar. Hasta mıyım, iyi miyim önemsiz. 'Halim ne olacak?'
'Ne olacaksın kızım sen?' Her yerden ayrı bir baskı var, ben zaten bir şey olmak için çabalarken üstümdeki bu baskı beni daha da yoruyor. Sonra bu gençler neden bu kadar agresif. 'Neden bu kadar yorgun?'
 Bizim zamanımızda biz hem ev işi yapar, hem kardeşlerimize bakar, hem çalışır hem de gezerdik.
Ah be keşke sizin zamanınızda olsaydım,  ben bunların bin katını yapardım. Ders için sabah 8 de çıkıyorum akşam 5te bitiyor, hatta ek ders varsa akşam 8-9 bazen 10. Günün sonunda kafa mı kalıyor. 4-5 yıl okuyoruz peki ne için? İşşiz kalmak için. İşsiz kalmak için bölüm bitirmeye çalışıyoruz, tez yazıyoruz  haftalarca. Yıllarımızı veriyoruz derslere, hatta saçlarımızı ve en güzel yaşlarımızı. Ben yarın ölürsem ne olacak? Ne uğruna yaşamış olacağım? Bir daha gelmeyecek yaşlarımı heba ediyor olmak beni fazlasıyla üzüyor. Saçlarım yumak yumak dökülüyor artık. Sinir sistemim, sindirim sistemim, dolaşım/boşaltım sistemim her şeyim çökmüş durumda. Ruhum bi 80 yaşında var. İçimde bir şeyler çığlık atıyor, koşup zıplıyor fakat sonra bu düşünceler sarıyor beynimi.
20 yaşında gelecek kaygısı sardı. Belki 21. yaşımı bile göremiycem, kim bilir...
Yanlış bölüm, geçmiş zaman, yanlış üniversite, yanlış dersler... Doğrusu 'Tıp' olmalıydı, olmadı. Hoş Türkiyede derece yapsam da beni doğu da bir hastaneye atarlar, hasta yakını tarafından tartaklanır hatta belki öldürülürdüm. Onca yıllık emeklerim bir anda ellerimden kayıp giderdi. Hayatım kaçar giderdi.
Anlayacağınız iyi bir lise için çabalıyoruz, sonra iyi bir üniversite ve bölüm için daha sonra derslerimiz iyi olsun mezun olalım diye çabalıyoruz en iyi ihtimalle 6 ay işsiziz belki 1 yıl. Sonra okumuş, diplomalı bir genç olarak aylık çok az bir miktara çalıştırılıyoruz. Şansımız varsa yükseliyoruz ve daha fazla maaş için çabalıyoruz. Ne oldu 30-35 yaşına geldik. Bu da en iyi ihtimalle. 24-25 yaşında mezun olursak. Biz agresif olmayalım da kim olsun? Bu yaşta saç dökmeyelim de kim döksün?
Bu ülkenin gençlere ihtiyacı var, taze beyinlere ihtiyacı var. Bizi çürüttükten sonra bir anlamı kalmıyor. Umarım mezun olan her genç hakettiği yerlere ulaşır. Umarım torpille değil de kişiliğimizle, bizi biz yapan özelliklerle iyi yerlere geliriz.


15 Aralık 2017 Cuma

''BİRAZ ANLAYIŞ''

'İnsanoğlu neden bu kadar bencil ve düşüncesiz?' diye sorup duruyorum kendime çoğu zaman. Neden bir şeylerin değerini kaybedince anlıyoruz? Neden ona sahipken değerini bilmiyoruz ya da tekrar kazandığımızda kaybettiğimiz zaman yaşadığımız acıyı anında unutup yine hor görüyoruz?
İhanet, yalan, aldatma... İnsanlardan sanırım bu yüzden nefret ediyorum çünkü bu dünyanın başına gelmiş en kötü şey insan. Şeytana pabucunu ters giydirir söz konusu kendisi ise. Yaşadığı yere, nefes almasına sebep olan doğaya bile zarar verir. Sadece insan insana yapmaz kötülüğü, insan doğaya yapar, insan hayvanlara yapar, kendine bile yapar kötülük. 
Hayvanları bu kadar çok sevmemin asıl sebebi bu. Sokaktaki köpeğin biraz başını okşayın anında peşinizden gelmeye başlar. Karnını doyurmasanız bile. Onlar sevgiye aç insanlar ise ilgiye, şöhrete, popülerliğe, güzelliğe, başarıya... 
Sevgi/aşk o kadar ucuz ki artık, bir bardak içkiye bakıyor bazı ilişkiler. Ruhsuz, donuk, tek gecelik... Amip gibi beyinsiz, düşünmeden yaşayıp gidiyor pek çok kişi. 'Ben neden geldim bu hayata, ne yapıyorum, ne yapacağım, sevdiğim insanı mutlu mu ediyorum yoksa üzüyor muyum, kaba bir insan mıyım, bunu neden yaptım, hangi hareketim yanlıştı, hangi cümlem hatalıydı?' diye düşünmeden boş boş günlerini geçiriyorlar. 
Öz eleştiri diye bir şeyin varlığından bi haberler veya 'empati'. Bu arada empati ne ya? Yenilen bir şey mi? 'Ha karnımı doyuruyorsa faydalıdır sonuçta.'
Empati: Kişinin başka bir kişinin istek ve duygularını anlayabilmesi, başka bir kimsenin halini kavrayabilmesi durumu. Kişinin kendisi başka bir bilincin yerine koyarak, söz konu­su bilincin duygularını, isteklerini ve düşün­celerini, onun bu yaşantılarını o anda be etmeksizin. anlayabilmesi yeten kişinin, kendi zihninde ya da içinde, bir kişinin rolünü kabul edip, benimsemesi hali. 

Evet bilmeyen, anlamını kavrayamayanlar için bir de sözlük tanımını verdim empatinin. Eminim biliyorsunuzdur da uygulamak size zor geliyordur. Neden? Çünkü empati kurunca haksız konumda olduğunuzu anlıyorsunuz.
Erkek: Oraya gidemezsin izin vermiyorum
Kadın: Neden ya, ufak bir grup çalışması işte.
Erkek: İstemiyorum dedim o kadar!

Bir süre sonra;

Erkek: Bi şey bi şey buluşması varmış oraya gidiyorum haberin olsun.
Kadın: ...

Neden böyleyiz biz? Neden anlayışlı insanlar olamıyoruz. 'Anlayış' karşılıklı olan bir şey bakın, buna dikkat edin. Sadece tek taraflı alttan almayla olacak iş değil ama alttan alan taraf hep daha çok seven taraf oluyor nedense. 
Diyeceğim o ki sevdikleriniz henüz yanınızdayken onları sevin, sarılın, anlayış gösterin, yokluklarında neler çektiğinizi hiç unutmayın, fedakarlıkları unutmayın, kendi yaptıklarınızı unutmayın, empati kurun, iyilik yapın, destek olun. 
Her gün sizin yanınızda olan kadına, size yemekler yapan kadına başka kadınları anlatma alçaklığında bulunmayın. O başka bir erkeğin adını geçirse cümlesinde sizin ona ne kadar kızacağınızı bile bile yapmayın bunu. 
Ölüm var, her zaman var. Kalp kırmaya değmez, kırgın veda etmeye hiç değmez. 
Kıymet bilin yeter.



---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Boyce Avenue - Here Without You - https://youtu.be/RxWEvV9zYj4

6 Aralık 2017 Çarşamba

''KİTAPLARA DOKUNUN''

Uzun bir aradan sonra hepinize merhaba! Umarım günleriniz dolu dolu ve güzel geçiyordur çünkü son zamanlarda ülkemizin de içinde olduğu bu buhranlı dönemi düşünürsek pek iyi şeyler yaşamıyoruz. İnsanların psikolojileri alt üst oldu. Sokaktaki samimiyetin bitmesini geçtim artık aynı ortamda birbirimizin yüzüne bakmaz olduk. Tabi bunda muhabbet edecek insanın kalmaması da büyük bir rol oynuyor. Şahsen yeni birileriyle muhabbet etmek eskisi kadar içimi açmıyor sebebi ise tahmin edeceğiniz gibi bayağı konuların konuşuluyor olması. Hoş devlet meselelerine girince de çıkamıyorsun. Kalkıp onları konuşalım da demiyorum ama biraz kafa gerektiriyor muhabbet etmek, en azından okuyan insan için bu böyle oluyor. Siz bir kitabın sayfalarına dokunarak okurken yanınızda bir başkası 'Of kitap mı okuyacakmışız o dersten? Ne saçma yeaaa, en son 3.sınıfta kitap okudum ben' gibi boş ve saçma cümleler kurabiliyor. Okumuyor olabilirsin ama en azından okuyana, yazarına saygın olsun. Öyle basit kurgulu wattpad hikayeleri değil bu kitaplar. İçinde yaşanmışlık barındırıyor, edebiyatla harmanlanıyor. 
''Buse, Berk'i görünce elindeki Starbucks bardağı bir anda yerle buluştu, her yer 'Double Ristretto Venti Nonfat Chocolate Frappuccino' olmuştu. Berk BMW'sinden iner inmez bu görüntü yüzünden yüzünü ekşitti ve yavaşça Buse'ye doğru yürüdü. Buse hala Berk'e bakıyordu, 'Ne kadar da yakışıklııığğ yhaaa' diye geçirdi içinden...''
Gibi gerçeklikten uzak, basit, saçma sapan hikayeler değiller. 
Günümüzde maalesef ki bu tarz hikayeler daha fazla okuyucuyla buluşuyor fakat buna üzülmüyorum, bu kitapları okuyan insanlarla nereye kadar konuşacağını biliyorsun en azından. 
Mesela geçen Türk Dili dersinde bir etkinlik yaptık. Normalde ilkokulda yapılmış olması gereken bir etkinlik olan 'istasyon sistemi.' Üniversite de böyle bir şeyi yapan hocayı ben kendi adıma tebrik ediyorum fakat ders anlayışı lak laktan ibaret olan 'çoğu' kişi hocaya laf etmekten çekinmedi. 
Burdan bizi kitap okumaya sevk eden, bir haftada en çok sayfa kitabı okuyanları belirleyip o kişilere hediye olarak yine kitap veren bir öğretmenimiz vardı. Her ders hikaye veya şiir yazardık. Hatta bir çok kez okulumuzun dergisinde yayınlanmıştı yazdıklarım. Buna devam etmem gerektiğini belirtmişti. Her zaman bizi teşvik ederdi ve iyi ki de etmiş diyorum şimdilerde. Bunu iyice kavramam işte bu Türk Dili dersinde oldu. Zaten olan bir hikayeyi 6 kişi yeniden yorumlayacaktık. Grup çalışmalarında işte bu yüzden pek iyi değildim, öndeki 3 kadın arkadaşımız da hikayeyi oldu bittiye getirmek istiyordu oysa oratada bir olay vardı, daha başını bile yazmamıştık hikayenin. Onlara da kızmıyorum, belki daha önce yönlendirilmediler veya kitap okumayı hoş bulmuyor olabilirler ama bekledğim biraz olsun mantıklı bir kaç cümleydi. Kalem ve kağıt bendeydi, söylenenleri dinleyip kafamda toparlayarak ortaya bir şeyler çıkarttım en sonunda. Ben orda hikayeyi toparlamaya çalışırken önümdeki çoktan sevgilisine whatsapptan kalpcikler yolluyor, diğer ikisi dedikodu yapıyordu. Yanımda da yazan değerli bir arkadaşım olduğu için biraz daha rahattım. 
Oysa herkes kafasında bir hikaye yaratmalıydı, fikirlerimizi harmanlayıp ortaya 6 kişiden gelen farklı fikirlerden harika bir hikaye çıkartabilirdik, ne yazık ki akıllarında ne bir hikaye vardı ne de edebi bir cümle.
Buna rağmen kalkıp hoca için 'Bu kadının kafasını yaşamak istiyorum, torbacısının numarasını mı istesek?' gibi bir cümle söylediler. Tamam öğrenciler olarak eğlenmeliyiz, komik bir cümle de olabilir, amma abarttın! diyebilirsiniz ama ben de böyle bir etkinliği yapardım öğrencilerime. Okuyan, düşünen insan bu etkinliğin derinde aslında ne kadar faydalı olabileceğini anlar. Derse gelip şu şu sayfalar okunacak diyip çıkmak yerine böyle bir çaba sarf eden bir hocaya, bir kadına böyle bir cümleyi nasıl yakıştırabildiler o da onların karakteri. 
Neyse demem o ki okuyun ve okutun arkadaşlar. Kitaptan bir zarar gelmez. Özellikle çocuklara okutmalıyız kitap. Bu alışkanlık temelden daha kolay kazanılır, kitaplar düşünmeye sevk eder insanı, ders verir. Ben çocukluğumda okuduğum çoğu kitabı hala anımsarım mesela. Bir şeyler yazmaya beni iten belki de öğretmenim sayesinde kazandığım kitap okuma alışkanlığı. Bazen zaman ayırmayarak ben de ihanet ediyorum kitaplara fakat sağolsun yine o değerli arkadaşım kendime getirdi beni. Şu ara güzel gidiyor ve inanın kendimi daha iyi hissediyorum. Hatta Twitter hesabımda okuduğum kitaplardan beğendiğim cümleleri yazıyorum, kendi yazdıklarımın yanında. Bakmak isterseniz diye link bırakıyorum buraya: https://twitter.com/brcusena

Ve kitaplar yanına kahve koyup, fotoğrafını çekip, instagrama attıktan sonra bir kenarda tozlanmamalı,
Kitaplara dokunun, her sayfasına dokunun ve kokusunu içinize çekerek okuyun...
Keyifli okumalar...


-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Ufak bir not: Eğer kitap okumak isteyip bir türlü başaramıyorsanız öncelikle sizi kitaba bağlayacak türleri seçmenizi tavsiye ederim. Zamanla alışacak ve daha fazla, daha çok, daha farklı kitaplar okumak isteyeceğinizden emin olabilirsiniz. 

Eğer kitap okurken müzik dinlemeyi seviyorsanız da önerilerim:

Brian Crain - Wind - https://www.youtube.com/watch?v=ymWfl86Mybg
Brian Crain- Rain - https://www.youtube.com/watch?v=72xLRYnhxro
Evgeny Grinko - Valse - https://www.youtube.com/watch?v=VYCOg-yglNM

10 Kasım 2017 Cuma

'BEKLEYİŞ'

Sen serin bir kış günü kıyılarıma vuran sabahın ilk ışıkları gibisin
Her gece sabaha ulaşmak için çabalama sebebimsin
Mevsimlerden kış, kıyılarım çok ıssız ve soğuk
Dalgalar ufak ufak vururken karaya, buz tutmuş kumsallarım ısınıyor yavaş yavaş
Havada sessiz bir matem var sanki
Akşama yine gideceksin ve ben senin özleminden yanıp tutuşurken bu soğukluk işlemeyecek bile kıyılarıma...
Saat öğleni çoktan geçti, gitmene az kaldı
Gökyüzünden kayboluşunu büyük bir hüzünle izliyorum
Dalgalar da acımıyor artık, sertçe çarpıyorlar
Gökyüzünde kızıl sarı çizgiler...
Ve dakikalar sonra yoksun.
Yerini yıldızlar almış, ay buz gibi
Gecenin tüm pisliği toplanıyor etrafımda
Saatleri, dakikaları, saniyeleri sayıyorum,
Sana olan ihtiyacımdan resmen kuduruyorum.
Gözyaşlarım yağmur olarak geri dönüyor yeryüzüne
Kıyılarım yine bomboş kalıyor


İşte...
Beklediğim an geliyor ama bi aksilik var,
Bulutların arkasındasın
Koyu gri bir sis yığını gibi kapatmışlar gökyüzünü, seni...
Bütün gece ağlamalarım seni bulutların arkasına saklamış,
Işıkların ısıtamıyor bugün beni ama olsun o bulutların arkasında sen varsan,
Bunu bilmek bile beni ısıtmaya yeter...
Yarını beklerim ben yine seni göreceğim diye,
Böylesine tutkulu başka bir bekleyiş daha görmemeli bu gökyüzü ve yeryüzü.



------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Cihan Mürtezaoğlu - Sen Banasın - https://www.youtube.com/watch?v=aNQsM1trwPk

28 Ekim 2017 Cumartesi

'YALAN NEDİR BİLMEYİN!'

21. yüzyılın dayattıklarının altında eziliyor benliğimiz, insanlığımız, çocuk yanımız ve hasret kaldığımız anılarımız...
Hepsi yok olup gidiyor. Sokak aralarında maç yapmıyor artık çocuklar. Akşam ezanının kıymetini bilmiyorlar, hep birlikte yenen o yemekler anlamını yitirdi çoktan. Dizimiz kanardı da en yakın çeşmeye gidip yıkar, oyuna devam ederdik. Akşam ezanı okununca anlardık eve gitmemiz gerektiğini, oyun dururdu herkes dağılırdı evine. Mis gibi bir sofra karşılardı bizi evde ama öyle hızlı yerdik ki tekrar inip oyuna devam etmek için. 
Koşardık tekrar sokağa, hava kararmaya başlamış olurdu çoktan. Tam saklambaç havası... Sitenin çevresinden uzaklaşmadan oyunu devam ettirirdik. Şapka, tişört değiştirip çamlak-çömlek patlatmalar, zillere basıp kaçmalar, balkona fırlayan beyaz atletli, göbekli 'Sizi bir yakalarsam çocuklar!' diye bağıran amcalar...
 Bir ara acıkırsakta elimizde ne varsa ortaya döker, bakkaldan abur cubur alırdık.
Hepsi bitti gitti şimdi. Sokakta oyun oynayan tek tük çocuk kaldı. Kanayan dizler yok artık, ufak bir yeri kanasa kendini yırtan çocuklar var. İnternet kafeleri dolduruyorlar şimdi. Saatlerce o ekranın karşısında, hareketsiz oturup oyun oynuyorlar. '3 numara 2 saat daha abi' diye diye koca bir günü orda bitiriyorlar.
Hatırlıyorum da saklambaç oynuyorduk yine bir akşam, saklanmaya çalışırken bacağım tellerin arasına girmişti. Yavaşça çıkartmıştım, 'Oyun durduuuuğğ' diye bağırmayı da unutmamıştım tabi. Herkes saklandığı yerden çıkıp gelmişti, Sokak lambasının altına bir toplanmıştık ki bacağım kan içinde. Tabi o görüntüyü görür görmez acımdan çok 'Annem ne der?' düşüncesi sarmıştı beni. Koluma girdi arkadaşlarım eve götürdüler beni. Annem biraz kızarak bacağımı kolonyayla, suyla bir güzel temizlemişti. Arkadaşlarım meraklı gözlerle kapıda beni izliyorlar, abim ise 'Sana kocaman iğne yapacaklar bak, o telleri biliyorum ben paslı onlar' diye beni korkutmaya çalışıyordu.
O an o kadar korkmuştum ki, herhalde dünyadaki en büyük korku bu diye düşünmüştüm. Çocukluk işte. Üstüne kaç acı çektim, neler gördüm/geçirdim ki daha 20 yaşındayım. Kim bilir daha neler yaşayacağım. Ama tekrar o sokaklara dönmek isterdim. İçimdeki çocuk o sokakta büyüdü, yaşadı şimdiyse öldü. 
İnsanlar burnunu hiç koluna silmemiş gibi davranıyor veya altına hiç çiş kaçırmamış, hiç çocuk olmamış gibi...
Onun şu telefonu var, bunun sevgilisi şöyle, 'of fondötensiz okula gidemem yaaağğ' diye bir cümle bile duydum.  Kim ne giymiş, nereye gitmiş, instagramdan kim kimi likelamış. 'Kızııaağğm Selinin sevgilisi ne yakışıklı ya hoff, ayrılmışlar ama galiba yazsam mı he?' Gibi gevşek cümleler...
Yok yani, o masumluk bitmiş. Böyle cümleler duydukça, bu insanları gördükçe iyice paranoyaklaşıyorum. Kimsenin sözüne, lafına, hareketine inanamaz oldum artık. Kafam da hep bir şüphe, hep bi soru işareti...

19 Ekim 2017 Perşembe

"NEFES"

Devam etmeliydi hayat her şeye rağmen, herkese inat nefes almalıydın aslında. Aldığın her nefeste öfkeli bir boğa gibi nefes veren birilerini görmek biraz daha güç vermeliydi sana.
Yenilmemeliydin ilk savaşta, huzuru aramak için çıktığın bu yolculukta yaşadığın felaketler döndürmemeliydi seni yoldan.
Hep daha ileriye bakmalı, daima ileri adım atmalıydın.
Sen, tek başına.
Herkes kendi savaşını verir, bir bakmışsın müttefiklerin sana düşman olmuş.
Yanında savaştığın adam karşına geçmiş utanmadan namluyu dayamış alnına silahı kavrayan ellerinde hiç bir titreme belirtisi yok.
Tetigi tutan parmağı ve bakışları kararlı. Hayatın film şeridi gibi geçiyorken gözlerinin önünden, kaç ihanet, kaç yalan, kaç aldatma sayamıyorsun bile.
Ve ellerini omzuna koyan o eller şimdi boğazına sarılmış, seni öldürmeye and içmiş sanki.
Bazı şeyleri anlamak için fazla geç olmuş, alıp verdiğin nefesten rahatsız olanlar olmuş.
Sonra bir patlama sesi kulakları çınlatan. Gözlerini sımsıkı kapatmışsın, acıyı bekliyorsun, nefesinin kesilmesini...
Fakat hiç bir şey olmuyor.
Gözlerini aralıyorsun, az önce sana silah doğrultan, eskinin dostu şimdiki zamanın düşmanı artık nefes almıyor.
Biraz başını kaldırıyorsun, sevmeye tenezzül bile etmediğin o insanı görüyorsun ilerde.
Elleri deli gibi titriyor, gözlerinde sevgiyle karışık korku var.
Dudakları aralanıyor bir şey söylemek istermişcesine, sonra susup yanına geliyor.
Şefkatli elleriyle sarıyor seni, hayatını kurtardığı elleriyle...
Hala nefes alıyorsan onun sayesinde, zahmet edip sevmediğin insanın sayesinde.
Kimi dost, kimi düşman bilmelisin anlıyorsun.
Seni gerçekten seven insanlara değer vermen gerektiğinin farkına varıyorsun. Dostun her an düşmanin olabilir ve senin sevgini biraz bile görmeyen insan gelip seni en zor anında kurtarabilir.
Film şeritleri tükeniyor.
Siyah beyaz hayatın sana uzatılan bir el ile rengarenk oluyor.
Sen nefes alasın diye hayatından vazgeçen insanı, hayatına alıyorsun. Hayatta seni terketmeyeceğini düşündüğün dostların, yakınından bile geçmiyor artık.
Bir insan bazen bir ömre bedel oluyor, birlikte nefes alıp vermek sizi daha güçlü kılıyor.
Birbirinizin nefesini sadece mutlu anlarda kesmeniz gerekiyor, acı ve üzüntü bu nefesi kesmemeliymiş gibi geliyor.
Kesmemeliymiş gibi.
Biriniz tükendiğinde diğeri nefes olmalıymış gibi.
Ses olmalıymış gibi.
Birbirinize hayat olmalıymışsız gibi, kimseye boyun eğmeyecekmiş gibi güçlü olmalısınız birlikte.
El ele, göz göze, saçlarınız ve nefesleriniz karışmalı birbirine.
Bedenleriniz tek vücut olmalı.
Hiç ayrılmamalı.


17 Ekim 2017 Salı

''BİR DAHA ASLA''

Sokakları belli belirsiz aydınlatan lambaların altında yürüyoruz
Her lambanın altından geçtikçe aydınlanıyoruz ve sonra yine karanlık
Gecenin sessizliği hakim her yere
Tek duyabildiğimiz rüzgarın uğultusu
Saçlarım sağdan sola savrulurken, parmaklarıma kadar çektiğim kazağımın altındaki sıcak tenime değiyor soğuk hava.
Ceketimin önünü kapatıyorum,
Ellerin ellerimde,
Gökyüzüne dönüyoruz yüzümüzü,
Yıldızlar hiç olmadığı kadar parlak,
Şehir yavaş yavaş karanlığa gömülürken tek tek görünmeye başlıyorlar gökyüzünde...
Hafifçe gülümsediğini hissediyorum,
Göz kapaklarımız ağırlaşıyor, yavaşça kapatıyoruz,
Sonra derin bir nefes alıyoruz, hiç bitmeyecekmiş gibi...
Yaşıyoruz, kalplerimiz birlikte atıyor.
Rüzgar daha sert esmeye başlıyor,
Ellerini çekiyorsun ellerimden, bedenim titremeye başlıyor,
Ta ki kolunu yavaşça omzuma koyana kadar...
Her şey son buluyor,
İnsanlık, soğuk, bütün pislikler hepsi bir anda bitiveriyor.
Her şeye iyi gelen ilaçlar gibi,
Sürekli yanımda taşımak istiyorum seni.
Her an ulaşabileyim istiyorum. 
Sadece bana özel olan bir ilaç, bir tedavi.
Hem hastalığa sebep olan hem de iyileştiren...
Hem var eden, hem yok eden.
Belki baba özlemi, belki alışkanlık, belki de aşk, sonsuzluk, iyi olma isteği.
Yaşadığımı hissettiren şeyler,
Yaşamaktan vazgeçmeme sebep olmayacak olan her şey.
Bütün yollar sen de kesişiyor,
Dilimde hep sen'li şarkılar,
Sohbetlerim de sen, yürüdüğüm yolda sen, içtiğim su da bile sen.
Sen, hem bana acı veren hem de hiç olmadığım kadar iyi hissettiren.
Ne anlamlara geldiğini bir anlasan sen,
Benden vazgeçemezdin bir daha,
Bir daha, asla.






12 Ekim 2017 Perşembe

'İÇİM ÜŞÜYOR, ÖLÜYORUM'

Bazen duygular ağır gelir, hem de çok ağır. Her anı yaralarına yorarsın, bir gülüş, bir bakış herhangi bir şey her şeyi çağrıştırabilir sana. Gördüğün her karşı cins sevdiğini yanından alabilecekmiş gibi gelir, başkasına dokunduğunu, konuştuğunu, oturduğunu düşündükçe başına ağrılar girer. Her nerede olursan ol, ufak bir an yeter. Sinemada filmin herhangi bir karesi milyonlarca anlama gelebilir. Bedenin duygularının altında ezilmeye başlar, zihnin bulanıklaşır. Ya şimdi? Şimdi ne yapıyor? Ya sonra, ne yapacak? Acı çekecek miyim yoksa bütün acılarım zamanla sona erecek mi? Ya bu düşünceler? Beynimi kemiren, vücudumu içten içe tüketen bu düşünceler... Kendi kendine savaş verirsin, içinde. Kimse duymaz, kimse bilmez. Bazen bir iki damla yaş akar gözlerinden sessizce. 'Ölür müyüm kalır mıyım bilemiyorum.' Ordan oraya savrulmuş bu düşüncelerim, hırpalanmış bedenim... Saçlarım bile yorgun düştü. Parmak uçlarıma kadar yorgunum, saç diplerime kadar acı doluyum. Beni ben yapan bu duyguları istemiyorum. Nasıl yapıyorsunuz? Nasıl başarıyorsunuz hiç bir şey hissetmiyormuş gibi davranmayı? Göz yaşları içinde uyuduğum her gecenin sabahında 'Bugün iyi olucam' dedikçe kendime, her gece daha fazla ıslanıyor baş koyduğum bu yastık. Yalnızlığıma sarıldığım zamanlar o kadar derin bir yara ki içimde. İlk gördüğüm insanın kollarına koşasım geliyor, yapamıyorum. Gördüğüm insan, görmeyi istediğim insan olmayınca olmuyor işte. Ben böyleyim. Kalbimde hala biri varsa başka biriyle konuşmak bana aldatmak gibi geliyor ve evet aldatmak.  Tek kelime edemiyorum kimseye, sol tarafımdaki ağırlık bana engel oluyor.

Öne Çıkan Yayın

'ELALEM NE DER?'

Eminim sizin de annenizin, babanızın, akrabalarınızın sizin çok heveslendiğiniz bir şey için, sizi engellediği zamanlar olmuştur. Çünkü ...