25 Haziran 2018 Pazartesi

''O KADAR BASİT Kİ...''

Aslında her şey o kadar  basit ki. Bu kavgalar, tartışmalar, küslükler, ayrılıklar o kadar saçma ki. Her sokak arası, her köşe başı ayrı bir acı taşıyor. Kalp kırılıyor, kelimeler insanların ağızlarından kendini bilmeden çıkıp sağa sola çarpa çarpa dağılıyor, dağıtıyor. Can yakıyor, acı veriyor.
Karşılıklı oturup konuşup çözebilecekken, ters taraflara koşup düğüm yapıyoruz. Kaçtıkça o düğüm daha da güçleniyor en sonunda çözülemeyecek hale geliyor ve iz bırakıyor. Geçmeyecek bir iz. 
Anlayamıyorum neden böyle. Kimseyle de anlaşamıyorum, ben neden böyleyim? Neden diğerleri gibi gezip, tozmak, mekanlarda takılmak bana keyifli gelmiyor. Boş geliyor, koca bir hiçlik. Hayat bu değil, bu olmamalı. Her gün kendini geliştirmek için bir fırsat olmalı, değiştirmek değil bakın 'GELİŞTİRMEK'  Değişiyorsan sabit fikirli değilsindir. Bugünün doğrusu sana yarın yanlış gelmemeli; bugünün doğrusu, yarın daha doğrusunu aramaya itmeli. 
Kalpleriniz de, düşünceleriniz de gecenin zifiri karanlığında, en pis sokak aralarına dönmüş. 
Herkes anlaşılmak istiyor, olanları anlamak istiyor ama hiç kimse dinlemiyor, durup düşünmüyor. Düşünmeden hareket ediyor, utanmıyor yaptıklarından, pişman olmuyor. Utanmaz bir hale geliyor adeta. Ağzından tonlarca hakaret çıkan biri, bir 'Özür Dilerim'e dilsiz kalıyor.
Şimdi her şeyi basitleştiriyorum sizin için: Sadece iletişim kurun, konuşun, açık olun, kaçmayın, anlayın, empati kurun, yaptıklarınızın farkında olun ve özür dileyin en önemlisi de hatanızı tekrar etmeyin. Hata yapılır, önemli olan bir daha yapmayacak kadar farkına varmak. Bu kadar basit.
------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

MÜZİK:

Vedat Sakman - Usulca - https://www.youtube.com/watch?v=EtAxALI43ek
Lara Di Lara - Sıradan Dediğin - https://www.youtube.com/watch?v=greKJ8gJylo
Albin Hasani - Melekler - https://www.youtube.com/watch?v=v2JcBAPaUAY

KİTAPLARDAN ALINTILAR:

''...Son zamanlarda her türlü topluluktan kaçar olmuştu ama şu anda birdenbire bir şey onu insanlara doğru itmeye başlamıştı.
İçinde yeni bir şeyler gelişiyor, insanlara karşı susuzluk duyuyordu. Bütün bir aydır yoğun biçimde yaşadığı heyecan ve üzüntüden öylesine bitkinleşmişti ki, bir dakikacık için bile olsa, nasıl olursa olsun farklı bir dünyada dinlenmek istiyordu.''
'' Suç ve Ceza''




21 Haziran 2018 Perşembe

''KARANLIK KALPLER''

Yavaş yavaş düzeliyor sanırım, açılıyor gözlerim. Meğer ben 2 yıl boyunca verdiğim emekler için göz yaşı dökmüşüm. Üzerimdeki hakimiyetin, baskının, gösterilen şiddetin, ses yükseltmelerin farkına varamamışım hiç. Güçlü ve özgür bir kadınken minik bir kıza dönüşmüşüm ve o kıza hiç acımamış, üzülmemiş minik kızın hayran olduğu, kahramanı olarak gördüğü, kalbini, zamanını, emeğini verdiği adam.
Akıttığı her göz yaşı demagoji olarak anılmış, ağzından çıkan her cümle adama çarpıp ona geri dönmüş. Ufak ufak yaralar açmış bedeninde.

19 Haziran 2018 Salı

''PSİKOLOJİK EĞİTİM - 1.AİLE''

Her şeyin berbat olduğu, sınav sisteminin, eğitim sisteminin, insanların hatta ve hatta bazı kitapların insanlara bir şeyler öğretmek, kazandırmak dışında gereksiz bilgilere yer verdiği bu dönemde psikolojim yerinde diyen insan neredeyse yok.
Olan varsa da tebrik ederim, kendini bütün bu yaşanan felaketin içinde izole etmiş demektir.
Öncelikle psikoloğa gitmekte hiç bir sorun yok hatta gerçekten kendinize yetemeyecek düzeydeyseniz, kendinize zarar vermeye başladıysanız gitmelisiniz fakat insan için en iyi psikolog yine kendisidir. Birinin sizi yönlendirmesine ihtiyacınız varsa gidersiniz, size akıl verir, yönlendirir bunu yapmak ise yine size kalan bir şeydir.
Ayrıca psikoloğa gidiyorsanız asıl sorumlu siz değil, sizi o hale getiren kişi-olay bundan sorumludur. Kim kendi isteğiyle depresyona girer ki? Kim göz göre göre ruhsal bunalıma sürükler kendini? Kimse.
Biri size bir şeyler yapmış, bir şeyler -kötü şeyler- yaşatmış olmalı ki siz hayat savaşınızı veremeyecek hale gelmiş olasınız.
Bu eğitimi kabaca 3'e ayırabiliriz.
1.AİLE
2.ARKADAŞLAR
3.KENDİNİZ
O halde 'Aile' ile başlayalım.

11 Haziran 2018 Pazartesi

''SEVGİ NEYDİ?''

Hayatımın bu duruma geleceğini bilsem, yine bunları yaşamayı seçerdim. Acı çeke çeke geldim bu zamana, acı çeke çeke öğrendim her şeyi. En derinlerime kadar hissettim, alkolle yumuşatmadım acılarımı ya da uykuya satmadım. Kafam dinç bir şekilde tek başıma yatağın içinde dizlerimi kendime çekip düşündüm, düşündükçe canım daha çok acıdı ama devam ettim. Düşünmemek için kendimi ordan oraya atmadım, başkalarının kollarında sokak sokak gezmedim, yaramı başkasının sevgisiyle kapatmadım aksine bana karşı olan bütün sevgileri uzaklaştırdım çünkü nefret, sevgiden daha gerçekçidir. Gün yüzündedir nefret, hissedersin, hissettirir kendini, nefes alışverişleri düzensizdir nefretin ama sevgi nefretten daha fazla can yakar. Tüm sevgini verirsin ve karşılık beklersin hatta bazen beklemezsin. Beklemezsin can yakar, beklersin karşılığını alamazsın yine can yakar.
Şimdi size bir şarkıyla o şarkıda geçen filmden bahsedeceğim. ''Kalben'' saygı duyduğum, samimiyeti arşa çıkmış kadın'ın ''Sonsuza kadar'' şarkısının başlangıcı: ''Falımdan bir bilet çıktı filmin adı: 'Al Yazmalı.'
Ben en başında bu bilette yazan filmi göremedim, filmin sonunda farkettim ki sonu çok zormuş.

Sevgi neydi? 
Ayrılıktı, emekti, dostluktu...
Sevgi; önce ben yerine, önce sen diyebilmek, kendinden önce onu, onun mutluluğunu düşünebilmektir. Onun yanında huzur duymak, güven duymak, her ne olursa olsun yanında olacağını seni seveceğini bilerek kendin olmaktır. 
Sevgi, sevdiğinin yüreğinin güzelliğine ve sevdasına inanmak, onu mutlu etmek, sevgilinin gözlerinde kaybolmak, bedeninde bir olmaktır. 
Sevgi; sadakat, vefa, bağlılıktır.
Sorumluluk, özveri, şefkattir. 
Sevgi, sevdiğine saygı duymak, varlığından gurur duymaktır.
Kahkaha kadar göz yaşında, sohbetler kadar sessizliğinde büyük bir zevkle paylaşmaktır 
Sevgi, anlayış, hoşgörü, sabırdır. 
Tutku, cesaret ve risktir.
Sevgi, bakmak, dokunmak ve söylemektir. 
Yaşatmak,yaşamak, göze almaktır. 
Sevgi umuttur, soluktur, hayattır... 
Bir bedende bütün olmak, birlikte çoğalmaktır.

Kısacası sevgi bütün duyguların bütünüdür, bütün acıların ise hem tedavisi hem de sebebidir. Size iyi gelip gelmeyeceğini bilemezsiniz, öylece seversiniz. Bazen sizi iyileştirir daha sonra etki etmemeye başlar ve sizi yavaş yavaş tüketir geriye haftalarca belki yıllarca geçmeyen izler bırakır.
Kolumdaki morluğa bakıyorum kaç hafta geçti, o hala geçmedi. Peki içimdeki acı? Dışımdaki geçer elbet, belki de hiç geçmez orada öylece kalır. Her baktığımda hayali bir morluk görürüm. Her sorana bir şeyler uydururum yine, gerçeği ne kadar haykırmak istesem de...
İşte böyle bir bela geldi yerle bir etti hayatımı. Ama değmedi, keşke değseydi, en azından değdi derdim. Çektiğim acıya değdi, ağladığım gecelere, yapayalnız yürüdüğüm sokaklara, tek başıma korkarak uyuduğum gecelere değdi deseydim.
Bana bir şeyler öğretirken benden bir çok şey aldı bu 1 yıl 8ay 8 gün, toplamda 617 gün...
Meğer kaderim yakın bi arkadaşın iki dudağı arasındaymış, sevdiğimin vicdanında değilmiş. Meğer bi barda tek tek harcanacakmış bu 617 gün, hiç tanışılmamış bir yabancının kollarında eriyip gidecekmiş.
Olsun bana da bi hikaye çıktı buradan. Hayat hikayemi oluşturdu bu yaşananlar, olumlu taraflarını görmeye çalıştım. Zaten normalden 10 yaş büyük olan yaşıma bir 10 yaş daha ekledi, kitaplara daha çok verdim kendimi, morluğumla ilgilendim her sabah ve her gece. Onunla konuştum, bana bu yaşadıklarımın ne denli acı verdiğini sen hatırlatıyorsun dedim. Sakın iyileşme! İyileşme ki seni her gün göreyim orada, her gün bana her ne olursa olsun uygulanan şiddeti göreyim.
Çünkü sevgi neydi?

Sevgi, sevdiğinin yüreğinin güzelliğine ve sevdasına inanmak, onu mutlu etmek, sevgilinin gözlerinde kaybolmak, bedeninde bir olmaktır. 
Sevgi; sadakat, vefa, bağlılıktır.
Sorumluluk, özveri, şefkattir. 

Seven insan mücadele eder, seven insan sevdiğinin saç teline zarar veremez, bir damla göz yaşı için her yeri ateşe verir. Basit klişeleşmiş cümleler bunlar değil mi? Ama nerede psikolojik şiddet varsa, nerede fiziksel şiddet varsa ortada bir seven bir de sevmeyen oluyor.
Ben, düşmanım bile ağlasa gidip sarılacak kadar şefkat barındırmayı destekliyorum. Ağlayan bir insan, yakınını kaybeden bir insan benim gözümde hiç bir kategoriye ayrılamaz. Sadece insandır ve ağlayacak, destek alacak bir omuza ihtiyacı vardır.
Yani sözün özü o ki; hayatınıza girecek insan, diğerlerinin sözlerinden çok kendi vicdanını dinleyen biri olmalı.
Arkadaşlarınız sizin besleyip büyüttüğünüz, sarıp sarmaladığınız aşktan bi haber 'Bırak kanka ya, başkası mı yok, şuna yaz, buna yürü!' diyebilir ama vicdanınız bundan rahatsız olmalıdır. Olmuyorsa insanlığınızı sorgulamanız gereklidir. Sorgulayıp sorgulamamak size kalmış mesele, benim vicdanım rahat, vicdanı rahat olmayanlar düşünsün.
Can yaktığın kadar yanarsın bu hayatta. Arkanda yaralayıp, öldürmeden bıraktıklarını düşün. Vicdanın rahat mı? Başını yastığa koyduğunda ben elimden geleni yaptım, ben hatalarımı hatalarımla çarpmadım, silmeye çalıştım diyebiliyor musun? Ailem yaptıklarımı bilse üzülür müydü? Babam anneme, benim davrandığım gibi davransa ne düşünürdüm? Ben iyi bir insan mıyım, ben insan mıyım?
Bu hayatta herkesin birbirine öğreteceği bir şey vardır, güzel olanları almak sana kalmış bir şey.
Oku, oku daha fazla oku. Kitaplardır en doğru bilgiyi veren. Ruhunu, bedenini besle fakat sağlıklı besle. Hasta etme.
Ve ''Güzel hayat isteyen, güzel insan biriktirsin.''*
Çok insan değil, bir kişi ama kaliteli bir kişiye binlercesi denk düşmez.

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Ben hayatımı kısa süreli cehenneme çeviren bu acı dolu yaşanmışlığımı yazacağım, ince ince işleyeceğim.
Yaparken utanmayan, başkalarının da bilmesinden utanmamalı. Herkesin, başkalarına ders olacak bir hayat hikayesi vardır.
------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Müzik:

-Kalben - Sonsuza Kadar           https://www.youtube.com/watch?v=BoPSvGb9H6k

-Neyse - Siyah           https://www.youtube.com/watch?v=7BQby_KKRAU

-Ufuk Beydemir - Ay Tenli Kadın      https://www.youtube.com/watch?v=CI-mSNugAfM

Kitap:

-Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu - Stefan Zweig

-İnceleme için instagram:  readforyourbrain

*Cemal Süreya





25 Nisan 2018 Çarşamba

''PİŞMAN MIYIM, DEĞİL Mİ?''

Pişmanlık hayatımızın her yanını sardı. Söyleyemediklerimizin pişmanlığı, sevmediklerimizin ya da sevdiklerimizin pişmanlığı, az/çok sevmenin pişmanlığı. Ya çok geç oluyor bir şeyleri söylemek için ya da ortada söylenecek söz kalmıyor bazen, bazen de söyleyeceğiniz kişi çok uzaklarda olabiliyor. Her şeyin geri dönüşü var ama 'ölüm' başka şey. Onun ne geri dönüşü var ne telafisi. Dünya yıkılsa yerine gelmeyecek olan biri var sadece. O yüzden sevecekseniz şimdi sevin, söyleyecekseniz şimdi durmadan söyleyin konuşun. Yarın değil, bugün. Hatta hemen şimdi! Daha fazla vakit kaybetmeden.
Söylediniz ve beklediğinizi göremediniz mi? Bunun da var pişmanlığı. ''Neden söyledim ki şimdi?'' Pişmanlığı. Ama önemi yok, siz söylediniz attınız içinizdekileri. Artık pişman olma sırası karşınızdakinde. Zaman geçecek ve anlayacak, neden olumsuz bir tepki verdim ki diye pişman olacak ama siz belki bıraktığı yerde kalmayacaksınız.
İşte bu nokta kırılma noktası. Ben sevdim mesela, çok güzel sevdim. Kitaplara, filmlere konu olacak kadar sevdim. Sevgimle aşmaya çalıştım her şeyi, aşardım da. Ama karşınızdaki size aştığınız her engelden sonra bir yenisini yapıyor ve öylece sizin acı çekmenizi izleyip, 'Ben neden sana bir engel inşa ettim?' diye sorgulamak yerine, dalgalanmama sebep olup, ''Dalgaların beni boğduğu için bunu yaptım!'' diyorsa. Başka şeylerin arkasına sığınıyorsa yapacak bir şeyiniz kalmıyor. O engellerin çevresinde yine dolanıyorsunuz ama iyi niyetinizle. Ufak bir hareket görseniz yine o engeli aşmak için yaralandığınız bin yerinize aldırmadan mücadele vereceksiniz ama işareti bırakın üzerinize kızgın ateşler püskürtüyor sizi kaçırmak için.
Ya iyi niyetinizi bir kenara bırakıp, o engelleri aşmak yerine paramparça edeceksiniz karşınızdakinin yaptığı gibi ya da çekip gideceksiniz. Ne yapmak gerekir inanın bende bilmiyorum ama benim yüzüm ak, gururum tertemiz. Pişman değilim hiç bir şeyden en güzeli de bu. Yine sever miyim birini orası muamma ama bir daha asla bu kadar yara almayacağım kesin. Ben elimden gelenin fazlasının, fazlasını yaptım ve yaparım da. Ben böyle gördüm, böyle öğrendim.
İçimdeki iyiliği yok etmeye çalıştıkça daha fazla iyilikle karşıladım onları.
Vurdular, ''Elin acıdı mı?'' diye sordum. Oysa ben kan revan içindeyken buna sebep olan kişi dışında herkes ''İyi misin?'' Diye sorarken ben yine beni bu hale sokan insana sığındım.
İçeride bir yerlerde ufak bir iyilik kıpırtısı gördüm çünkü, çünkü ben pes etmeyi seçmedim.
''Ben kötüyüm, pes ediyorum, bırakıyorum.'' diyecek kadar da basit ve zayıf değildim.
Savaşım hep devam edecek, başkalarının verdiği savaşa da yardım edicem. Başkalarına yardım ettikçe daha da güçlenicem. İçimdeki iyiliği besleyip, kötülüğü aç bırakıcam. Acı çekicem hem de fazlasıyla ama durmadan gittiği yere kadar devam edicem.
Hiç bir şey bilmiyorum zannedilecek ama biliyorum. Sadece susuyorum, konuşursam çok ağır konuşacağımı da biliyorum. Hiç sevilmemiş olmanın acısı, ''Seni sevmiyorum'' cümlesi yankılanıyor her yerimde. Herkes ne yaşattıysa yaşar buna inanıp buna sığınıyorum. Birinin mutsuzluğundan, yeni bir hayat inşa etmenin çok uzun sürmeyeceğini de biliyorum. Ben iyileşirken, kendime koca koca şehirler inşa ederken, benim mutsuzluğumla yapılan her şey teker teker yerle bir olacak.
Fakat benim yeni şehrimde kapım, beni yerle bir edenlere de açık olacak. Her zaman her şeyi aşabilecek olmanın inancı ayakta tutacak beni ve hayatın üzülmek, kalp kırmak için çok kısa olduğu bilinci.
O yüzden kafanızı şu an nereye vuruyorsanız vurun ve kendinize gelin. Bu hayatta aşılmayacak tek şey ''Ölüm'' onun dışındaki her şey aşılabilir. Yeter ki siz inanın. Yanınızda bunu aşabilirsin, aşabiliriz! diyen biri varsa hele ne mutlu size. O kişiyi elinizin tersiyle itmek yerine yanınıza alıp verin savaşınızı, güzel günlere yol açın. Baştan başlayın daha geç olmadan. Kırdığınız insanlardan özür dileyin, sizi kıran insanlardan da dileyin ''Ne kadar kaba bir insan olduğunu anlamadığım için özür dilerim, benim iyi niyetim.'' deyin.
Kızgınlıklar, kırgınlıklar geçer telafisi olmayan hatalar yapmayın. Sevin, sevilin. Her gün daha da berbat olan bu dünyada iyilik meleği gibi yaşayın. Kendi yüzünüzü güldürün ki başkaları da gülümsesin.
Hayat kısa belki yarın, belki bugün, belki şu an hayat son bulabilir.

22 Nisan 2018 Pazar

''KENDİMİ GECELERE VEREMEM''

En kötü günlerimden çok güzel dersler çıkarttım. Acı çeke çeke çıkarttığım bu dersler ömrüm boyunca beni belki daha kötüsünden koruyacak belki de bu yaşadıklarım henüz en kötüleri değil.
Ama insanlardan daha fazla soğumama sebep oldu. Yeni birileriyle tanışmak, konuşmak gelmiyor içimden hiç. Biri herhangi bir amaçla hafifçe koluma dahi dokunsa irkiliyorum ittiresim geliyor, kaçasım geliyor. O kadar kötü olmuş ki insanlar... Muhabbetleri bomboş, amaçları yok, içlerinde iyilik yok, dürüstlük desen hiç yok.
Ben biten ilişkime bile bu kadar sadıkken karşımdaki insanın yapma dediğim hatta 'Ne olursun yapma!' dediğim şeyleri yapmasına şahit oldum. Absürd olan ise kendisinin de böyle şeylerden hoşlanmadığını düşünmemdi, her şey gibi o da yalanmış demek ki.

11 Mart 2018 Pazar

''GÜNÜMÜZ PAMUK PRENSESİ''

Bir zamanlar şehrin en güzel semtinde denize nazır görkemli bir villada  yaşayan kral ve kraliçe varmış. Bu kral ve kraliçenin çok tatlı al yanaklı al dudaklı minnoş bir kızları olmuş ve adını 'Pamuk' koymuşlar çünkü kraliçe kedileri çok severmiş fakat alerjisi olduğu için bir kediye hiç sahip olamamış. Gel zaman git zaman 'Pamuk' kocaman olmuş. Güzelliğiyle şehrin bütün erkeklerini peşine takıp onlarla sabaha kadar takılır olmuş. 'Babişkooğğ prensesine şunu almaz mısın, bunu almaz mısın?' diye diye babasına bir sürü şey aldırır olmuş. CLK350 model Mercedes'ine atlayıp, 'Prensesler gibiydim ben baba evinde' dinleyerek bebek sahilde tur atıyor, o AVM senin bu AVM benim geziyormuş.
Bir süre sonra maalesef annesi yataklara düşmüş ve en sonunda da hayatını kaybetmiş. Pamuk prenses bu durum karşısında aşırı derece de üzülmüş, psikologlar, ilaçlar kar etmez olmuş en kötüsü de babasının çok kısa zaman içinde başka bir kadınla evlenmesi olmuş. Pamuk prenses bu kadına olan nefretini gizleyemiyormuş ve 'I hate you! I hate you!' diyerek odasına kapanmış. Babası nedense hiç sesini çıkartmıyormuş. Sanki bitkisel hayata girmiş gibi ortalıkta bile görünmez olmuş. Pamuk prenses kraliçeyi rahatsız etmek için son ses metal müzik dinliyormuş her gece, buna dayanamayan kraliçe en sonunda zorla onu bodrumdaki odaya aldırmış. Pamuk prenses'in CLK350 model Mercedes arabasına da el koymuş.
Pamuk ne yapacağını bilmez halde oturmuş yatağına, kankileri Mercanberk ve Barbisu' ya 'Üvey annem beni çıldırtıyor yeaa, i hate you step mama!'' diyerek asık suratlı bir snap atmış. 10 dakika sonra ikisinin de instaya arabada hikaye attıklarını görmüş ve cevap vermedikleri için onlara da lanet okumaya hazırlanırken evlerinin önünde bir 'BMW i7' belirmiş. Arabann farları bodrumu aydınlatırken Pamuk bunun Mercanberk'in arabasını olduğunu farketmiş, 'Hadi bebek Ezhel konserine' mesajıyla kendine hızlı bir kombin ve makyaj yaparak yaklaşık 2 saat sonra arabanın yanına geldiğinde arkadaşlarının onu beklerken uyuyup kaldığını görmüş. Sertçe camı tıklatıp onları uyandırmış ve arabaya atlamış. 'Kızıaağğm kaç saat oldu?' diye atılmış Barbisu.
'Zaten allığa ve kapatıcıya ihtiyacın yok bi  Chanel fondoten, MAC ruj, Anastasia Beverly Hills far paleti, NARS highlihter, baking, bronzer falan tamam yane'
Pamuk 'Barbisu'ya hof zaten depresyondayım dedikten sonra bas Mercanberk, konsere gidip kopalım' demiş.
Son ses 'Ezhel - Geceler' açmışlar.
Bu arada kötü kalpli kraliçe Pamuğun gittiğini farkedip onun arkasından 'Kiralık katil' yollamış. GPS ile takip ederek Pamuğu konser alanında bulan katil, onun muhteşem saçlarını ve fiziğini görünce ona vurulmuş. Sosyal medyadan ekleyip ona hemen mesaj atmış:
-'Merhaba Pamuk, çok güzel görünüyorsun. Bir şeyler içebilir miyiz?'
Pamuk instaya kendini ve arkadaşlarını çekmekle meşgulmüş o sıra. Yukarıda görünen bildirimi sinirle ittirip 'Hof yine hangi keko bana yürüyor yha' demiş. Katil heyecanla güzel bir cevap beklerken,
Pamuk: 'Ayh tam bir kekosun sen, BMW yoksa ben de yokum ok?'
Yazmış. Katil sinirle telefonunu fırlatmış ve Pamuğu kolundan tutup 'Senin annen beni, seni öldüreyim diye tuttu ama iyilik bende kalsın, ben sana dokunmayacağım. 'Kadın anadır, kadın topraktır!' diyerek kalabalığın arasında kaybolmuş.
Pamuk o gece korktuğu için arkadaşlarının lüks villasında kalmış. Yemeksepetinden yemek sipariş etmişler ve 'Movie Night' yapalım demişler.
Yemekleri gelir gelmez Pamuk kendisine gelen tatlıyı midesine bir güzel indirmiş ve bir an için bütün görüntü kaybolmuş. Pamuk şimdi boşlukta uçuyor gibi hissediyormuş adeta.
Mercanberk ve Barbisu panik halinde koştururken kapı çalmış. İkisi de birbirine bakıp kalmış, Mercanberk kapıyı açar açmaz, Pamuğ'a yazan adam içeriye dalmış. Kollarının arasına almış Pamuğun kibar bedenini ve alnına bir öpücük kondurmuş. 'Hem ecelin, hem de hayatınım senin!!!!' Pamuk gözlerini açar açmaz kendini adamın kollarından atmış ve 'Iyyy hemen alnımı yıkamam lazım, öff' diyerek lavaboya koşmuş. Herkes şaşkın bir şekilde Pamuğun arkasından bakakalmış. Pamuk 'Beyaz BMW 'li prens yerine bu mu beni öptü yaaa' diye ağlaya ağlaya taksiye atlamış. Kıyafetlerinin ancak yarısını -yani 10 bavul- alarak ülkeyi terketmiş...
Üvey annesini her yerden blocklamış, babasına da tripli bir mektup bırakmış.
Kraliçe şimdi ön kameraya ne zaman 'Benden güzeli var mı cnm IPhone'um' diye sorsa, 'Hayır' cevabını alır olmuş. Bu mutlulukla her gün bin tane selfie çekerek hayatına devam etmiş.


15 Şubat 2018 Perşembe

'BİR KADININ GÖZYAŞIYLA KAPLI GÜNLÜĞÜ-I'

Gözlerimi gökyüzünde hareket eden bembeyaz pamuk gibi bulutlara diktim sonra o görüntüyü beynime kaydettim ve gözlerimi kapatıp, bir nefes aldım. Ne kadar da yorgundum, bütün hücrelerim ağrıdan titriyordu. Çokta üzgündüm, hem de nasıl. Gözyaşlarım sel olup akıyordu gözlerimden, çenemden, boynumdan... Kafamda tepinip duran bir şeyler vardı. Neydi onlar? Bunu bile bilemiyordum. Ben zaten hiç bir şey bilmiyordum, kimseydim ben. Hiç kimse. Sahi birileri beni düşünüp 'Onsuz asla yapamam diyor muydu ki?' Çünkü ben diyordum biri için. Tek bir kişi için.
Deniz ayaklarımın altında gidip gelirken kıyıya çarpan dalgalardan etrafa saçılan damlalar çıplak bacaklarıma geliyordu. Ah ne çok yürümüştüm, ne çok çabalamıştım. Yürüdükçe de geçer sanmıştım, geçmedi... Üst üste bindi, kalbime verdi ağırlığını ve göz yaşlarıyla hafiflemeyi umdu bedenim. Sarılsam belki, belki de geçerdi. Evet, evet kesinlikle geçerdi. Ama tek bir kişiye sarılsam geçerdi. Şöyle sımsıkı kaburgalarım acıyana kadar, tatlı bir acı olurdu. Ne hoş! 
Yine ağlar mıydım acaba? Hep ağlardım ki ben zaten. Konuşmazdım, ağlardım; içime atar, ağlardım; mutluluktan?  Hayır mutluluktan ağlamazdım. Yoksa ağlar mıydım? Ah bu kararsızlığım. 
Tek net kararım sendin. Sanırım değil kesin sendin! Konu sen olunca nasıl da kesin cümleler kuruyorum kendime inanamıyorum. Benlik şeyler değil bunlar. Ağlamak, kesin cümleler kurmak, deli gibi sevmek, hiç durmadan sevmeyi istemek...

25 Ocak 2018 Perşembe

''ÖLÜME KUCAK AÇMAK''

Son günlerde nereye gitsem bilemiyorum. En şiddetlisinden bir deprem geldi vurdu hayatımı. Her şeyi yerle bir etti ve şiddetli sarsıntılar peşi sıra geldi. Aralarında ne nefes alabildim ne de dinlenebildim. Yine kendime kızdım, yüklendim. Başım patlayacakmış gibi oldu, 3-4 gün boyunca hem göz yaşı aktı gözümden hem de burnumdan kan. Anlayacağınız bu yıkık dökük şehirde gözyaşlarım kana karıştı. Bir kaç gün öleceğim, kesin öleceğim diye ağlaya ağlaya dolandım. Saçlarıma dokunmak bile gelmedi içimden çünkü her seferinde avuç içlerim saçla doluyordu. Duşun altında dakikalarca dikildim, vücudumla birlikte zihnimde arınsın diye. Bedenim yaşadığım bu üzücü, kötü olayları daha fazla kaldırmayacaktı çünkü. Ertelemeye karar verdim her şeyi. Her şeyi çok önceden değil zamanı gelince düşünmeliydim, zamanı gelmeden de kendime gelmeliydim. Mağazalarda hiç bir şey denemeden, almadan boş boş dolandım. 2 kitap bitirdim, kendimi yeni bir kitap ve birayla ödüllendirdim. Vapurun ucunda denize karşı bir sigara yaktım, martılar kadar özgür olmayı diledim, fotoğraflar çektim. Ufak bir sahil yürüyüşü sonrası kendime bir kahve ısmarladım, sanki ölecekmişim gibi her yeri karış karış adımladım. Rüzgar yüzüme vurdukça canımı acıtsa da rüzgara karşı oturdum. Bütün bunlara rağmen acım hep içeride bir yerlerde saklandı ve bunlar bittiğinde tekrar ortaya çıktı. Kendimi ya birinin kollarına atıp saatlerce yardım et diye ağlayacaktım ya da hayranlıkla izlediğim denize kendimi bırakacaktım. İkisi de olmadı fakat ikincisi zaman zaman çok ağır basıyor. Ölümü her şeyin son bulması değil de huzura kavuşmak gibi görüyorum artık. Dayanamayacak seviyeye gelirsem başvuracağım bir şeymiş gibi.

Her gün düşünüyorum, her saat, her dakika ve tekrar tekrar burnum kanıyor. Sanırım bedenim de bunu istiyor, huzura kavuşmayı. Öylece çekip gidecek değilim elbet. Bir gün buna karar verirsem o günü son günüm gibi yaşayacağım ve kesinlikle okuldaki öğretim üyelerine ne denli psikolojik baskı yaptıklarını öğretmeden gitmeyeceğim. Mesela ağzına kadar doldurduğum sınav kağıdımın sonucu ''0'' geldi. Orada ''0'' gördüğüm an ellerim titremeye başladı. Kağıdı boş versem hakkı fakat bir çaba var o kağıtta ve doğruluğundan emin olduğum en az 2 soru. 5 bile vermemiş. ''0''. Hiçlik, boşluk. Kendimi aptal gibi hissetmeme sebep olan not, öğretmen.

''13 Reasons Why '' dizisini izlediyseniz bilirsiniz. İntihara kalkışmadan 13 kişi/sebep sıralıyor başroldeki kız. 13 değil belki 15-20 sebep sıralayabilirim çok zor değil. Belki benden sonra bir şeyler değişir diye.
Neyse şimdilerde dayanmaya çalışıyorum her seferinde gücüm kalmasa da sürünerek devam ediyorum yola. Arada bir tutunacak dal, ağlayacak omuz aramıyor değilim. Bu çokta zor olmasa gerek.
Olur da ayağa kalkarsam dönüp okuyacağım bir yazı olsun istedim. Belki sizde bazen böyle düşüyorsunuz, ölümle burun buruna geliyorsunuz. Benim karar vereceğim bir şey olmasa da bir kaç deprem sonrasında ayakta kalacak tek bir şey olmayacak içimde. Kendime hayata tutunmak için sebepler de arıyorum, buluyorum sonra elimden kayıp gidiyor.
Tek dileğim gökyüzüne uzanan taş gibi binalar inşa etmek. En güçlü deprem gelse bile yıkılmayacak bir şehir yaratmak...




13 Ocak 2018 Cumartesi

''GÜNÜMÜZ SİNDİRELLASI/KÜL KEDİSİ''

...Sindirella saat gece 12'ye yaklaşırken balo salonunu henüz terketmemişti. Bu içecekler ve yiyecekler harikaydı. Sindirella bir ondan bir bundan alıp, müziğin akışına bırakmıştı kendini. 'Haydi eller havayaa!' cümlesiyle davetliler coşmaya başlamıştı. Gece 12den sonra başlayacaktı asıl parti. Ona iyilik yapan bu peri ne diye 12 demişti ki ona? Numarasını alsaydı arayıp biraz daha izin alabilirdi belki. 'Amaaaan olsun 12ye kadar tadını çıkartmak lazım' dedikten sonra instagrama 28394638. story'sini attı. Swarmdan yakışıklı prensi eklemeyi de unutmadı.
Salondaki görkemli saat 12yi vurduğunda büyük bir gürültüyle titredi, kül kedisi olma vakti gelmişti. Sindirella çıkışa doğru koştu, en sevdiği şarkı çalmaya başlamıştı ve bu topuklular  deli gibi ayağını acıtıyordu. Lanet ede ede merdivenlerden inerken prensin onun arkasından telaşla koştuğunu gördü. Prens ''Gece daha yeni başlıyor nereye gidiyorsun, seninle takipleşmek isterim!'' diye seslendi. Sindirella prens'e ''Uff sanane be salak'' diyerek koşmaya devam etti, tam o sırada ayakkabılarından biri merdivenlerde düştü. Diğer ayakkabısını da çıkartıp eline alarak arabaya kendini attı. Gece 12 olduğu için araba bir anda balkabağına dönüştü, sindirella da kalçasının üstüne düştü. 'Hay yapacağın arabayı...' diye söylendikten sonra yerden kalkıp koşmaya devam etti. Eve varır varmaz Wi-Fi açtı ve odasına çekildi. Arkadaşları ve üvey kardeşleri hikaye atmaya devam ediyordu. Lanet olsun diyerek telefonu fırlatmak istedi ama maalesef yeni telefon alamazdı. Ekonominin hali beterdi, telefonun yarısı vergiydi zaten. Telefonu sinirle kenara koydu ve camdan gökyüzünü izlemeye koyuldu. Neden prensten kaçmıştı ki? Onu güzel elbiseler içinde beğenen adam normal kıyafetlerle de sevemez miydi? ''Erkek değiller mi hepsi aynı, allah onların belasını versin!'' Bunu twitter'a yazmalıydı, belki prens gördükten sonra 'Kız haklı allah belamızı versin, birini sevdim mi her haliyle sevmeliyim!'' derdi. Spotify'dan 'Burak King - Yanıyoruz' açarak bir sigara yaktı Kül Kedisi. Dolunay vardı bu gece, şarkı tam uyuyordu bu yaralı kadına. 'Oluru yoksa da boş yere yormayalım!' bir nefes daha aldı sigarasından. Ayakkabısı da kaybolmuştu zaten. Kim bilir kaç paraydı o ayakkabı? 'Peri geri gelip ayakkabıyı sormasa bari' diye geçirdi içinden. Zaten elbisesi de mini değildi. Prens hakkında seksi şeyler düşünmeyecekti, of! Aynada yüzüne baktı highlighter'ı da az sürmüştü. O an telefonuna gelen mesaj sesiyle irkildi. Hemen telefonunu aldı eline, mesaj gerizekalı sınıf arkadaşlarından birindendi.
''Tatlım ne diye partiden koşarak çıktın?'' Kül Kedisi bu mesajla daha da sinirlenmişti. Çünkü eşşeğin şeyinden dolayı diye mırıldanırken bir yandan da ''Bebeğim biliyorsun bizimkiler gece dışarıda olmamı istemiyor, bu müthiş güzelliğim başa bela anlarsın ya.'' yazdı.
''Anlıyorum tatlım. Neyse biz kopuyoruz şu an görüşürüüzzz'' Kül Kedisi bu mesajdan sonra iyice gerilmişti. Yatağının altına sakladığı Efes kasasını çıkartıp çakmağın arkasıyla bir bira açtı kendine. ''Kafayı bulucam ve o lanet prens'e yazıcam'' Ne var ki 10 dakika sonra sızıp kalmıştı.
Güneş gökyüzünü aydınlatmaya yeni yeni başlamışken, üvey annesinin iğrenç sesiyle uyandı.
Üvey annesi o cırtlak sesiyle aşağıdan ''Kül Kedisi kızzzz kime diyorum kalk kahvaltıyı hazırlaa!'' diye bağırıyordu.
Kül Kedisi: ''Offf tamam be kadın geliyoruz!'' diye seslendi ve yavaşça yatakta doğruldu. Dün gece aklına gelmişti. Hemen telefonuna uzandı ve Instagram'a girip hikayelere bakmaya başladı. O kadar çok mesaj gelmişti ki neredeyse Prens'in mesajını gözden kaçırıyordu. Ufak bir sevinç çığlığı attıktan sonra ''Selam yavru, dün gece harikaydın tanışalım mı?'' tarzındaki mesajları bir kenara bırakıp, mesajı açtı.
Prens ''Mrb güzel bayan, ayakkabınızı düşürmüşsünüz isterseniz benim saraya gelip alabilirsiniz. Saray boş bütün muhafızları dışarı yolladım, büyük ekranda film de izleriz.'' yazmıştı. Kül Kedisi normalde çirkin, fakir bir erkek bunu yazsa blocklardı ama bu yakışıklı, zengin bir prensti. Yine de ağırdan almak lazımdı o yüzden Kül Kedisi ''Mrb yaa bilemiyorum şu an pek müsait değilim. Üvey annem temizlik yaptırtıyor :((( '' yazdı. Prens mesajını anında görmüştü ve ''Ben seni beklerim, işin bitince gelirsin ;) '' yazdı. Kül Kedisi bildirimden mesaja bakmıştı, hemen atlamamalıydı. O sırada kendi profilindeki fotoğrafları tek tek inceledi. Hepsi çok güzeldi, prens onun insta profilini beğenmiş olmalıydı. Cevap vermeden önce prens'in profilini de stalkladı Kül Kedisi. Dün geceye ait bir sürü fotoğraf atmıştı Prens. Hepsine büyük bir üzüntüyle baktıktan sonra Prens'e ''Ok'' yazdı. Prens, Kül Kedisinin sırf profiline bakıp kıskandığı için ona ''Ok'' yazdığını asla bilemeyecekti. Sadece ''Yanlış bir şey yazmadım umarım, bekliyorum güzellik.'' yazdı. Kül Kedisi 'görüldü' yaptıktan sonra, Prens'i likelayıp, yorum atan bütün kızları stalkladı. İçinden de saydırmayı unutmadı.

9 Ocak 2018 Salı

''KAPI GİBİ DİPLOMAM VAR!''

Neden ben bu bölümü okumak zorundayım, neden para kazanmak için deli gibi çabalamalıyım? diye düşünüp duruyorum. Düşünmenin yanında bunların mecbur kıldığı sorumlulukları yerine getirmek için ordan oraya koşturuyorum. Sonuç ne mi? 4 tane dersten kalıyorum. Kendi suçum belki çok çalışmadım, hatta evet çalışmadım çünkü içimden gelmedi. Bunun sonucu da canımı fazlasıyla yakıyor. 'Ben aptal mıyım 4 ders bıraktım?' diye kendime yükleniyorum çünkü bizim ülkemizde zeki, akıllı insan notlarından anlaşılıyor. Ortalamam düşükse istediğim kadar becerikli olayım bi halta yaramıyorum. Ne kadar dürüst, çalışkan, sözünde duran, dakik biri olduğum önemsiz. Ortalamam iyi o zaman başarılıyım, kötüyse aptalın tekiyim! Not ortalaması yüksek olan kişilere soruyorlar mı 'Bir şey anlıyor musunuz?' diye. Hayır. Ezber yapıp geçiyorlar. Ben bir şeyler öğrenmek için çabalıyorum. Öyle kalıplaşmış şeyler de değil öğrenmek istedim. Benim istediğim her şeyin özünü öğrenmek, gerçekten ekonomiden anlamak. Tabi notlarım yerlerde olunca dersleri de bölümü de sevemiyorum. Bakkala giderken yolda yardım ettiğim teyzeden tutun, asansörde karşılaştığım komşuya kadar herkes derslerimi  soruyor. Direk 'Tıp okumuyorum' demeliyim bence. Bizim bölümler tırt, bir de ortalamamı duysalar bağırarak kaçacaklar. Hasta mıyım, iyi miyim önemsiz. 'Halim ne olacak?'
'Ne olacaksın kızım sen?' Her yerden ayrı bir baskı var, ben zaten bir şey olmak için çabalarken üstümdeki bu baskı beni daha da yoruyor. Sonra bu gençler neden bu kadar agresif. 'Neden bu kadar yorgun?'
 Bizim zamanımızda biz hem ev işi yapar, hem kardeşlerimize bakar, hem çalışır hem de gezerdik.
Ah be keşke sizin zamanınızda olsaydım,  ben bunların bin katını yapardım. Ders için sabah 8 de çıkıyorum akşam 5te bitiyor, hatta ek ders varsa akşam 8-9 bazen 10. Günün sonunda kafa mı kalıyor. 4-5 yıl okuyoruz peki ne için? İşşiz kalmak için. İşsiz kalmak için bölüm bitirmeye çalışıyoruz, tez yazıyoruz  haftalarca. Yıllarımızı veriyoruz derslere, hatta saçlarımızı ve en güzel yaşlarımızı. Ben yarın ölürsem ne olacak? Ne uğruna yaşamış olacağım? Bir daha gelmeyecek yaşlarımı heba ediyor olmak beni fazlasıyla üzüyor. Saçlarım yumak yumak dökülüyor artık. Sinir sistemim, sindirim sistemim, dolaşım/boşaltım sistemim her şeyim çökmüş durumda. Ruhum bi 80 yaşında var. İçimde bir şeyler çığlık atıyor, koşup zıplıyor fakat sonra bu düşünceler sarıyor beynimi.
20 yaşında gelecek kaygısı sardı. Belki 21. yaşımı bile göremiycem, kim bilir...
Yanlış bölüm, geçmiş zaman, yanlış üniversite, yanlış dersler... Doğrusu 'Tıp' olmalıydı, olmadı. Hoş Türkiyede derece yapsam da beni doğu da bir hastaneye atarlar, hasta yakını tarafından tartaklanır hatta belki öldürülürdüm. Onca yıllık emeklerim bir anda ellerimden kayıp giderdi. Hayatım kaçar giderdi.
Anlayacağınız iyi bir lise için çabalıyoruz, sonra iyi bir üniversite ve bölüm için daha sonra derslerimiz iyi olsun mezun olalım diye çabalıyoruz en iyi ihtimalle 6 ay işsiziz belki 1 yıl. Sonra okumuş, diplomalı bir genç olarak aylık çok az bir miktara çalıştırılıyoruz. Şansımız varsa yükseliyoruz ve daha fazla maaş için çabalıyoruz. Ne oldu 30-35 yaşına geldik. Bu da en iyi ihtimalle. 24-25 yaşında mezun olursak. Biz agresif olmayalım da kim olsun? Bu yaşta saç dökmeyelim de kim döksün?
Bu ülkenin gençlere ihtiyacı var, taze beyinlere ihtiyacı var. Bizi çürüttükten sonra bir anlamı kalmıyor. Umarım mezun olan her genç hakettiği yerlere ulaşır. Umarım torpille değil de kişiliğimizle, bizi biz yapan özelliklerle iyi yerlere geliriz.


Öne Çıkan Yayın

'ELALEM NE DER?'

Eminim sizin de annenizin, babanızın, akrabalarınızın sizin çok heveslendiğiniz bir şey için, sizi engellediği zamanlar olmuştur. Çünkü '...